|
Sağlığınızı bozan ne varsa yazabilirsiniz... |
ANTALYA-1. Uluslararası Gastrointestinal Kanserler Konferansı’nda tanı ve tedavideki son gelişmeler değerlendirildi. Konferansta Apple’ın sahibi Steve Jobs’un da ölümüne neden olan nöroendokrin tümörler de ele alındı. Uzmanlar bu tip tümörlerin zaman zaman şeker yüksekliği, ya da şeker düşmesiyle ortaya çıkabileceğini, diyabete bağlı olmayan şeker dengesizliklerin iyi araştırılması gerektiğine dikkat çektiler.
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları öğretim üyesi Prof. Dr. Şuayib Yalçın, “sindirim sistemi dediğimiz zaman da aslında yemek borusundan, anüs dediğimiz kalın bağırsak çıkışına kadar uzanan bütün tümörlerden bahsediyoruz. Bunlar arasında yemek borusu, mide, karaciğer, pankreas, kalın bağırsak tümörleri var. Bunun dışında gözük da tabii az gözüken ama önemli olan nöroendrokin türmöleri de ele aldık” diyerek şöyle devam etti:
NÖROENDOKRİN TÜMÖRLER İKİNCİ SIKLIKTA
“Biliyorsunuz Apple’ın sahibi olan Steve Jobs da nöroendokrin tümörlerden vefat etmişti. Bu çok nadir görülen tümör gibi gözükmekle birlikte aslında bu konunun detaylı araştırıldığı zaman toplumdaki yaygınlığı bakımından 2. sıklıkta kanserlerden olduğunu biliyoruz. Bu nedenle geçen haftalarda farkındalık haftası vardı. Ve burada da bu farkındalık bizim için gerçekten önemli. Çünkü bu tümörlere çok geç tanık olduğu zaman bu tümörlerdeki tedavi şansı azalmakta. Hatta bunlarda bazen o kadar yavaş seyirli olup semptomlar atlanabiliyor ki, yıllar sonra tanı koyabilmek ancak mümkün olabiliyor. Bunun dışında kolon kanserine baktığımız zaman gerçekten de ülkemizde bununla ilgili bir farkındalığa ihtiyaç var. Çünkü kolon kanseri özellikle korunabilir, önlenebilir bir kanser. Bu, hem beslenme tarzımızı değiştirerek, hem de tarama testlerine girerek yapılıyor. Fakat burada yapılan en değerli yöntem kolonoskopi olduğu için, kişiler bu kolonoskopiden kaçınabiliyor. Oysaki hayatında bir kez kolonoskopi olan kişinin bu hastalıktan ölüm riski önemli şekilde azalabiliyor. Ve gerçektende kolonoskopi taramasındaki bu gelişmeler bu hastalığa aynen rahim ağzı kanserinde olduğu gibi bu kanserlerden gerçekleşen ölümleri önemli oranda azaltıyor. “
Prof. Dr. Eric Van Cutsem, ise tümörlerin parmak izinin belirlenerek tedavinin planlandığı bir dönemin başladığına dikkat çekerek şöyle konuştu:
“Biz aslında hem şanslı hem de zor bir dönemdeyiz. Şanslı bir dönemdeyiz çünkü değişik kolon kanseri türlerini tanıyabiliyoruz. Bu alt tipleri tanıdıkça alt tiplere uygun hedefleri bulup bu hedefe yönelik olarak da tedavi seçmenin mümkün olduğunu tartıştık. Örneğin nöroendokrin tümörlerde en az iki ajan dünyada yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Yine aynı şekilde mide kanserindeki hedefe yönelik ajan kullanılıyor. Yine kolon kanserinde de bu konuyla ilgili birden fazla molekülün etkinliği gösterilmiş durumda. Çok yaygın görülen kanserde, son dönemdeki yeni ajanlar hastaların kullanımına da açılmış oldu. Son zamanlarda bu hastalıklarla ilgili sadece sindirim sistemi kanserleri ile ilgili değil diğer kanserlerde de benzer şekilde ilaçlar geliştirildi. Ayrıca her hastalıkta alt tiplere etki etmeyebiliyor. Ve bunların bazen değişik kombinasyonlarını bir araya getirmek gerekiyor. Bunu doğru bir şekilde yapabilmek için prediktif faktörler dediğimiz bir takım faktörler üzerinde çalışıyoruz. Bu faktörlere göre elimizde var olan tedavi seçenekleri arasından en uygun tedaviyi nasıl seçebileceğimizi araştırıyoruz. Bir örnek vermek gerekirse, 7-8 yıl önce nadir gözüken ancak tedaviye çok dirençli olan bir hastalık vardı. GİST dediğimiz tümörler vardı. Bu tümörlerin biyolojisi çözüldüğü zaman buna uygun hedefe yönelik tedaviye başlandı. 5-6 ay olan sağ kalım bugün günümüzde ortalama 5 yılı aşmış duruma geldi. Bu da eğer bir tümörün biyolojisini saptayıp ona uygun hedefe yönelik ajanla tedavi edince neye ne kadar başarılı olabileceğimizi gösteren örneklerin başında geliyor. Örnek verilirse sadece bu örneğe benzer şekilde geliştirilen ilaçlar da örneğin nöroendokrin tümörlerde everilomus ve sunutinip, bunun dışında mide kanserinde ise trastuzumap ve aynı şekilde kolon kanserinde biosumap, setiksumab gibi ajanlarla birlikte gerçekten de daha önce o tedavi edilemeyen hastalara bir tedavi seçeneği sunulmaya başlandı. Doğru hastaya doğru ilacı verebilmek için moleküler belirteçlere ihtiyaç vardır. Aslında bu çalışmada multidisiplinel bir yaklaşım gerekiyor. Çünkü burada bir kişinin yapacağı bir disiplin söz konusu değil. Örneğin patologlar önemli. Çünkü tümör dokusunu alıp analiz ediyorlar.
TÜMÖRÜN PARMAK İZİ İÇİN BRÜKSEL’DE KANSER UZMANLARI BİRARAYA GELDİ
Tabi buradaki bulguları test edecek, hastayı tedavi eden klinisyenlere de ihtiyaç duyuyoruz. Brüksel’deki EORTC merkezi (Avrupa Kanser Tedavi ve Araştırma organizasyonu) kanserin tanı tedavisinde rol oynayan bilim adamlarını bir araya getiren bir organizasyon. Şu anda ‘acaba biz tümörlerin moleküler imzasını bulup bu parmak izine göre tedavi edebilir miyiz?’ konusunda çalışmalar yürütüyor. Türkiye de Avrupa’nın bir ülkesi olarak bu organizasyonun içinde ve aynı şekilde bilimsel olarak iş birliği yapılıyor. Tabii bunlara fon oluşturmak için hem ulusların katkısı hem de sektörün katkısıyla bu çalışmaların yapılması mümkün oluyor. Kanser tedavinde moleküler imzayı bulmak için öncelikle kolon kanserinde bu platform çalışmaya başladı. Ama sadece kolon kanserinde sınırlı kalmayacak bu. Aynı şekilde mide, pankreasta da yürütülmesi bekleniyor. Yine akciğer ve meme gruplarında da bu tarz moleküler imza çalışmalarının yapıldığını biliyoruz.”
KANSER KÖK HÜCRESİNİN İMZASININ BULUNMASINDA BİRAZ GERİDEYİZ
Spesifik olarak kanser kök hücresinin imzasını bulmak için biraz gerideyiz. Ama bulacağımıza inanıyoruz. Eğer gerçekten de kanserin kök hücresini yok edebilirseniz o zaman gerçektende tüm tümörü yok etmek daha kolay hale geliyor. Bir çok kez hala tedaviye başlangıçta cevap verdikten sonra kök hücre kalıyorsa buradan daha sonra tümör daha sonra yeniden büyümeye başlayabiliyor.
KANSERDEN KORUNMADA KULLANILAN GIDA DESTEKLERİ
Konferansta kanserden korunmada kullanılan gıda destekleri de ele alındı. Prof. Dr. Arnaud Roth bu duruma aslında kemoprevensiyon adı verildiğini belirterek şöyle devam etti:
“Yani kanserin ilaçla veya bitkisel bir ürünle önlenmesi. Bununla ilgili spesifik bir beslenme ve gıda yok. Ama bildiğimiz şey sebze meyveyi az tüketmek kolon kanseri riskiyle bağlantılı oluyor. Diğer sebze meyve dışında kolon kanserinden korunmada fiziksel egzersiz yardımcı oluyor. Şişmanlık ve kilo fazlalığı da kolon kanseri ve birçok kanserle bir ilişkisi oluyor. Özel bir gıda yerine yağlı bir gıda tüketiyorsanız bunların da sindirim sistemi kanseri hem de diğer bazı kanserlerle ilişkili olduğunu biliyoruz. Strese gelince.. Evet, belki kalp krizi riskini arttırabilir fakat kolon kanseri ile olan ilgisini bilmiyoruz. O sırada salgılanan bir takım hormonların salgılanması kanserin oluşumu ile ilişkisi gösterilmiş değil. Kanser olduktan sonra tabii hastanın streslenmesi normal fakat bu neden değil sonuçtur.

Copyright © 2009 Sağlıkta Gündem