Tıpta sözleşmeli profesörlük geliyor
Öğretim üyelerinin çalışma şeklini düzenleyen kanun hükmünde kararnamenin oluşturduğu “karmaşa”, bu yöntemle giderilecek. Nasıl bir düzenleme yapılacak? Sibel Güneş sordu, İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yunus Söylet yanıtladı.
21.10.2011 17:27:32

Üniversite hastanelerinde 26 Ağustos 2011 tarihinde yayımlanan Kanun Hükmünde Kararname ile ortaya çıkan durum hem hekimler hem hastalar açısından zor bir sürecin başlangıcı oldu. Muayenehane sahibi öğretim üyelerinin üniversite hastanelerinde hasta bakmaları kısıtlandı. Bazı üniversitelerde bu uygulamaya bağlı olarak sıkıntılar yaşandı.
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, sıkıntıların 600-650 dolayında muayenehane sahibi öğretim üyesinin üniversite dışında çalışma isteklerinden kaynaklandığını belirtti ve doğan boşluğun doldurulması için gerekli önlemlerin alınacağını söyledi.
Muayenehanesi bulunan öğretim üyelerinin bu faaliyetlerini sürdürebilmeleri için üniversite ile ilişkilerini kesmeleri gerektiği vurgulandı. Ancak bu durumda olan çok sayıda öğretim üyesine sahip üniversiteler, eğitimde uğranılacak kayıpların dikkate alınması gerektiğine işaret ettiler. Bu konuyla ilgili görüşler Sağlık Bakanı Akdağ’a iletilerek YÖK bünyesinde oluşturulan bir kurulun çözüm için çalışması uygun görüldü.
Türkiye’nin en köklü eğitim kurumlarından biri olan ve bünyesinde Cerrahpaşa ve İstanbul Tıp fakültelerini barındıran İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yunus Söylet, bu çalışmalarda etkin görev aldı. Aynı zamanda Üniversite Hastaneleri Birliği Derneği başkanlığını da yürütmekte olan Prof. Dr. Yunus Söylet, HTV İç Yapımlar Direktörü Sibel Güneş’in sorularını yanıtlayarak muayenehane sahibi profesörlerin üniversitelerde çalışmalarına olanak sağlamaya yönelik düzenlemeler hakkında bilgi verdi.

“CAN YAKICI BİR KONU”

Sibel Güneş:
Sizin üniversitenizde çalışan öğretim üyelerinin muayenehane sahibi olma oranı nasıl? Bu anlamda Sağlık Bakanı, 600 öğretim üyesinden söz etti. Bunların bir karar vermeleri gerekecek ya muayenehanelerini kapatıp üniversitede kalacak ya da üniversiteden ayrılıp özel bir kuruluşta çalışmayı tercih edecekler. Böyle bir karar sürecinde İstanbul Üniversitesi bundan ne kadar etkilenir?

Prof. Yunus Söylet:
Can yakıcı bir konu. Siyasi erk bu konuda büyük bir çaba içine girdi. Bu nasıl başladı? Bunları hatırlamakta yarar var. Hükümetimiz, Sağlık Bakanlığı, tam gün konusunda bir irade beyan ettiğinde, ben Üniversite Hastaneleri Birliği Derneği’ni kurmuştum. Kuruluşunda çok değerli hocalarımızla rektörlerimizle çalışmalarımıza başlamıştık. Zannediyorum üçüncü toplantımızda sayın bakanımızı davet etmiştik. Onu davet etmeden önce ben şöyle bir salona sordum; tam günü desteklemeyeniniz var mı, diye. Yüksek düzeyde 120 kişi vardı. Bir tek kişi el kaldırdı. Yani üniversiteler tam güne destek verdiler. Peki n’oldu? Bizim 2547 sayılı YÖK Kanununun 36’ncı maddesi düzenler bu tam gün çalışma yarım gün çalışma meselesini. Tam gün çalışma esastır getirildi. Hiçbir sorun yok. Biz bunu çok normal karşıladık. O zaman bir itirazımız olmuştu. Benim şahsen çok ciddi bir önerim olmuştu. Dedim ki ben, sadece ben değil başka insanlar da ilgilendi, ben her türlü mercie ilettiğim için bunu söyleyebiliyorum, şimdi; çok gelişmiş gerçekten az bulunan nadide insanları bir şekilde kaybetmemek zorundasınız… Yani mümkünse bu insanların etinden sütünden her şeyinden mümkünse 24 saat yararlanmalısınız. Türkiye için doğru olan budur. Dolayısıyla bu insan eğer ben illa muayenehanemde çalışacağım diyorsa orada çalışmalı. Üniversiteden de ayrılmalı. Ona bir itirazım yok. Ama o zaman demiştik ki, bizim özel bir esnek çalışma yöntemimiz olsun. Ve bu insan kaynaklarının temel prensiplerinden bir tanesidir. Eğer elinizde çok kıymetli ve sayısı az insanlar varsa, onlardan birkaç kurumda birden yararlanırsınız. Yararlanmazsanız zaten ülkenize karşı vazifenizi yapmış olmazsınız. Sonuçta bu öneri o zaman çok kabul görmedi. Ya orası ya burası dediler. Ve Anayasa Mahkemesi tam güne karar verdi. Sorun yok.

”ÇALIŞMALARI 8 SAATLE SINIRLANDIRILAMAZ”

Anayasa Mahkememiz yalnız bir karar daha verdi. Dedi ki, bu insanlar hakikaten nadide insanlardır öğretim üyeleri kolay yetişmiyor bu ülkede. Bu insanların bilgisinden sadece mesai süresince yararlanmak olmaz. Ama biz baştan çözüm önerimizi söylemiştik. Dolayısıyla saat 17’den sonra nerde istiyorlarsa çalışsınlar, dedi Anayasa Mahkemesi. Yani tam gün çalışma zaten getirildi, genel kabul de gördü, biz de destekledik. Ama bir takım itirazlar yani bireysel itirazlar ve muhalefetin itirazı nedeniyle Anayasa Mahkemesi, saat 17’den sonra, tam gün çalıştıktan sonrası için serbest dedi. Neden? İnsan kaynaklarıyla ilgili temel prensipten dolayı. Çok nadir ve çok faydalı insanlar sadece günde 8 saate mahkûm edilemez. İsteseniz de edemezsiniz. Siz buradan bastırırsınız öteden çıkarlar. Bu iş böyledir. Yani nasıl son derece topluma yararlı insanlara sadece 8 saat çalışacaksınız siz sadece şunu yapacaksınız dersiniz? Bunu deseniz de yürümez. Yurt dışına giderler.
Şimdi… Böyle bir durum vardı, tam gün zaten gelmişti, 17’den sonra da bir çalışma serbestisi olmuştu. Böyle gidilirken, şimdi yeniden sanki tam gün geldi gibi konuşulan, aslında bir kanun hükmünde kararnamedir. Bu yeni kanun hükmünde kararname tam gün çalışmayla ilgili herhangi bir yenilik getirmedi. Şöyle bir şart getirdi, dedi ki, tam günde çalışanlar hastaya dokunamazlar, sadece ders anlatırlar ve araştırma ve yayın yaparlar.
Yani bizim üç tane temel fonksiyonumuz var; eğitim öğretim, araştırma, toplum hizmeti. Toplum hizmeti yapamazlar, araştırma eğitim devam dedi.
Yani son günlerdeki bu kargaşanın nedeni budur. Yoksa tam gün aynı yerde duruyor, zaten vardı, 17’den sonra çalışma Anayasa Mahkemesi kararı olarak durmaya devam ediyor. Fakat böyle bir kanun hükmünde kararname geldi. Hastaya dokunmayın kararnamesi. Bunun sebebini Sağlık Bakanımız her ortamda izah ediyor. Ben oraya girmeyeceğim. Çünkü oraya girdiğim zaman tabii, bazı kırgınlıklar gündeme gelecek, izah edilme tarzı da hem üniversiteyi hem üniversitedeki öğretim üyelerini doğrusu rencide ediyor. Bunu söylemek zorundayım.
Ama netice itibariyle yine de siyasi otorite topluma karşı hesap verir. Hepimiz toluma karşı hesap vermekle yükümlü kurumlarız. Ve devletin kurumlarının da birbirleriyle uyumlu çalışması da esastır. Biz buna riayet ediyoruz.
Ama dediğim gibi son günlerdeki bu kargaşanın, hastalar tedavi oluyor olamıyor durumunun nedeni, son yeni bir kanun hükmündeki kararnamenin getirdiği bu değişikliktir.
İki değişiklik daha geldi:
Bir; tam gün çalışmaya devam edecek olan o öğretim üyeleri hastaya dokunamazlar, dolayısıyla döner sermaye getirici hiçbir işlem yapamazlar. Dolayısıyla döner sermayeden ek gelir alamayacaklar.
İki; katiyen yönetici olamazlar. Anabilim dalı başkanı bölüm başkanı vesaire vesaire…
Tamam yani bunlara söyleyecek bir söz yok. Ama şu var tabii, tam gün çalışan insan eğer kurumuna da hizmet ediyorsa ve yarar sağlıyorsa döner sermaye almalı mı almamalı mı bu tartışma yapılabilir? Ama, hastaya dokunamadığına göre döner sermayeli işlerde uzak durması gerekecek. İşte tartışma bu.

Sibel Güneş:
Peki üniversite hastanelerinde ameliyat kuyrukları oluştu, hastanın aldığı hizmet etkilendi eleştirisi sizin üniversiteniz içersinde de yaşanan bir problem mi?

Prof. Yunus Söylet:
Efendim bunu bir eleştiri olarak görmeyelim. Bu bir vakıa. Ortada bir durum var. Sağlık Bakanlığı bu adımı atarken, elbette ki böyle bir şey olacağını görmüştür. Yani bu adımı atarken bunu görmemiş olmasını ben mümkün görmüyorum. Fakat Sağlık Bakanlığı bir siyasi karar verdi. Dedi ki; ben muayenehanesi olan hiçbir hocanın üniversitede çalışmasını istemiyorum. Ya da özelde çalışan hiçbir hocanın üniversitede çalışmasını istemiyorum. Bu nedenle hastaya dokunmayacak. Bu kanun hükmünde kararname çıktı. Bunun sonucunda da hastaya dokunamayan bir kitle ortaya çıktı. Oranı, toplam öğretim üyesi sayısı içinde üçte bir. Ama bu üçte bir, tabii aktif bir üçte bir. Dışarıdan çok hasta getiren bir üçte bir, çok tanınmış bir üçte bir. Bu yüzden hasta tercihinin de hasta teveccühünün de oldukça yüksek olduğu bir grup. Sonuçta diğer üçte bire de hasta teveccühü var, diğerine de var. Ama bir üçte biri çekerseniz hizmetten bunun bir sonucu olması çok normal. Bu beklenen mutlaka bakanlığımızın da beklediği bu sıkıntıyı biz İstanbul Üniversitesi olarak yaşıyoruz. İstanbul Üniversitesi’nin iki tıp fakültesi olduğu için, İstanbul’da olduğu için eski en büyük tıp fakülteleri olduğu için, biz belki de Türkiye’de bu sıkıntıyı en çok yaşayan üniversiteyiz. Bu karardan en çok etkilenen üniversite biziz. Doğal olarak, hastalarımız da sayısal olarak diğer üniversitelerimize göre bizde daha çok etkilendiler.

Sibel Güneş:
Hem öğretim üyelerinizi kaybetmek hem vatandaşı hizmete aksatmamak açısından önerileriniz neler?

Prof. Yunus Söylet:
Panik havasının gereksiz olduğunu düşünüyorum. Siyasi irade bir kara almış. Bu karardan etkilenen birçok insan var. Hasta var, biz varız. Öğretim üyelerimiz var. Ama daha çok yeni bu karar. Hemen üç gün sonra beş gün sonra büyük bir panik havası… Buna gerek yok. Ülkenin bütün kurumları ayakta çok şükür herkes çalışıyor, biz de çalışıyoruz. Bu nedenle bu panik havasını bir kere atmamız lazım. Ne yapabiliriz? Ülkemiz için sağlık sektörü için bize düşen nedir? Sonuca bakmak lazım. Bir; yararlanılacak insanları kaybetmemek lazım. Bir şekilde bu esnek çalışma modelini getirmek lazım. İki; hastalarımızı üzmemek lazım. Bunun için hem Sağlık Bakanlığı bir takım tedbirler aldı, biz de doğrusu kanunun esnekliklerinden yararlanarak çok önemli acil hizmetlerimizi zaten aksatmadık. Arada telefonla izin de veriyorum ben şunu yapabilirsiniz bunu yapabilirsiniz diye. Acil olan her şeyi biz üstlenmeye devam ediyoruz. Ama bu geçiş dönemini yönetirken sıkıntıyı hepimiz çekiyoruz. Bakanlık da çekiyor hastalar da çekiyor bizler de çekiyoruz.
Sonuç: Sayın Bakanla görüştük. Ankara’da YÖK’ten YÖK başkan vekilimiz ve sağlıkla ilgili 4 üye Sağlık Bakanımız ve müsteşar bey de dahil olmak üzere bir uzun toplantı yaptık. En başında şunu önermiştik demiştim ya… O noktaya geldik. Bazen insan böyle kaybedip sonra buluyor.
Şuna karar verdik; biz bu hocalarımızı kaybetmek istemiyoruz. Bakanlık da hocalarımızın iki yerde birden çalışmasını istemiyor. Yani kadrolu olarak. Peki tamam hocalarımız tek bir yeri tercih etsinler. Muayenehaneyi tercih etsinler. Ama biz onlarla yeniden bir sözleşme yapabilelim. Şimdi bütün medeni dünyada da bu böyledir. Ben yurtdışında birçok hastanede çalıştım. Muayenehanesinde çalışan biriyle sadece haftada bir saat, bazen haftada bir gün, ondan istifade edersiniz. Çağırırsınız sözleşmeli olarak; diyelim endoskopi yapar o. Endoskopiyi gelir yapar. Ya da gelir kendi hastalarını sizde tedavi eder, sizin hastaneniz de ondan kazanç sağlar. Kaldı ki o ismi getirdiğiniz için hasta kendisi gelmez, hasta o hastaneye mutlaka çevresiyle gelir. Siz hasta da çekebilirsiniz. Bu arada bilimsel olarak gücünüzü de çok azaltmamış olursunuz. Şimdi böyle bir sonuca vardık.
Bu yeni bir model.
Şimdi hukuk büroları, yani hem Sağlık Bakanlığı hem YÖK’ün… Bunun üzerinde çalışıyorlar. Cümleleri hukuki olarak sunulabilecek hale getiriyorlar. Böyle bir adım atılacak.
Bu adım eğer başlangıçta atılsaydı, inanın bana çok az insan mutsuz olacaktı. Şimdi bu adım çok insanı mutlu etmeyecek; hocalarımız kazandıkları bazı kazanımları kaybettiklerini düşünecekler, ama bence bu yol çok yanlış bir yol değil. En azından siyasi iradeyle üniversitenin bakışı arasında bulunmuş makul bir orta yol olarak düşünüyorum. Umut ederim biz bu yolu işletebiliriz.


www.sagliktagundem.com sitesinden 9.6.2026 12:49:59 tarihinde yazdırılmıştır.