|
Sağlığınızı bozan ne varsa yazabilirsiniz... |

Bu sorunun yanıtını aslında her cepheden farklı dinlemiş bir haberciyim. Yine de irdelemekte yarar görüyorum. NTV’de görev yaparken 3 yıl önce röportaj yaptığım dönemin SGK İl Müdürü “Üniversite hastanelerini o kadar kötü yönetiyorlar ki, SSK hastaneleri gibi onların da Sağlık Bakanlığına devri yakındır” diye konuşmuştu. Tabii bu söz o dönemde büyük tepkiye neden oldu. Meslek örgütleri “dervişin fikri neyse zikri de o” diye değerlendirmeler yaptı. “Önce paramızı kestiler. Mali olarak güçsüz bıraktılar. Sonra da bakanlığa devirden söz etmeye başladılar” diye haksızlığa uğradıklarını belirttiler.
Sağlık Bakanlığı ile Marmara Üniversitesi arasında imzalanan protokolun yarattığı gerginlikler ve bitmeyen tepkiler bana o günleri hatırlattı. “Üniversite hastanelerinin iyi yönetildiği bir dönemi hatırlıyor muyum?” diye sordum kendi kendime. Meslek yaşamım boyunca böyle iyi bir örneği ne gördüm ne de bir akademisyenden dinledim.
Belirli kliniklerde çok iyi çalışan akademisyenler olsa da odağına hastayı alan, onun işini kolaylaştıran, onu bürokraside boğmayan, hastaneye geldiğine pişman etmeyen üniversite hastanesi görmedim. Ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar, bilim dalları arasındaki kavga nedeniyle hastalığı araştırılan bir hastanın tek bir yerde kanının bile alınmasının nasıl becerilemediğini merakla gözledim. Hastalar her bir bilim dalında ayrı ayrı kan vermek zorunda kalıyordu. En iyi hastanede bile hastayı yalnızlaştıran bir karmaşa hakimdi.
Yakın bir arkadaşımın ciddi bir sağlık sorunu olan yeğeninin hastalığının araştırılması için normal yollardan sonuç alamadığımızda dekanı, hatta rektörü aramak bile sistemi işletmeye yetmedi. Hasta bebekle ilgili bilgileri tek bir dosyada toplamak aylarca mümkün olmadı. Üniversite hastanelerinde üretilen ve “paha biçilmez” diye tarif edilen o bilgiyi yorumlayacak hekime bile ulaşamadık. Neden mi? Çocuk kliniklerinin hocaları kendi aralarında kavgalıydı. Asistanlar da kaçınılmaz olarak o kavganın birer parçası haline geldiği için başka bir klinikten gelen bilgiyi, dosyayı görmezden geliyordu. Bir gazeteci olan arkadaşımın nasıl çaresiz kaldığını üzülerek hatırlıyorum.
Bir tıp fakültesi hastanesinde röportaj yaptığım dekan, “çaresiz kaldım, her anabilim dalı birer derebeylik. Kimseyi ortak bir hedefte buluşturma şansım yok. Bu da hastaya yansıyor. Herkes kendi otoritesini oluşturmanın peşinde” diye yakınmıştı. Yine İstanbul’da bir başka tıp fakültesinin dekanı da 14 Mart Tıp Bayramı kutlamaları sırasında dönemin TTB Başkanı Prof. Dr. Gençay Gürsoy’a “Kürt sorunuyla ilgili Cumhurbaşkanına rapor hazırlanıyor. Ancak fakültede görünen ama öğrencilere hiç ders vermeyen, öğle saati gelmeden kaçarcasına muayenehanesine giden hekimlerle ilgili örgütün çalışma yapması gerekmiyor mu? Biz bu sorunu çözmezsek başkaları gelip canımızı yakarak çözecek” dediğini de hiç unutmadım.
Tabii ki bütün bu anlattıklarım “Sağlık Bakanlığı çok iyi yapıyor” anlamına gelmiyor. Bakanlık elindeki gücü ve otoriteyi kendi hastanelerine kullanıyor. Krizleri de bu otoriteyle çözmeye çalışıyor. Ama üniversite hastaneleriyle bakanlık arasındaki gerginlik bu sürecin iyi yönetilmesini engelliyor. Bakanlık kendi hastanelerindeki durumu “hekim otoritesinden devlet otoritesine dönüş” olarak tanımlıyor. Bakanlığın protokol yaptığı üniversite hastanelerinde de hekim otoritesinden devlet otoritesine geçileceği kaygıları giderek büyüyor. Bense hastalar adına hastanın otoritesini istiyorum. Odak noktasında hastanın olması gerektiğini düşünüyorum. Önce, hastaya iyi hizmet edecek olanağın verilmesi, sonra hastaya iyi hizmet sunulamıyorsa hekime bunun nedeninin sorulması gerektiğine inanıyorum.
Bu süreçte hekimi, ekip, ilaç, tıbbi malzeme, fiziksel mekân konusunda yetersiz bırakıp, SGK ödemelerinden yüzde 20-30’lara varan kesintiler yapıp, sonra da “bakın hizmet etmeyi yine beceremediler” demek doğru bir davranış sayılamaz. Geçmişte SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na devrini sağlayan süreçte de bu yollardan geçildiğini biliyoruz.
Üniversite hastanelerine bilimin gerektirdiği eğitim ve araştırma olanakları cömertçe sunulmalı ve karşılığı da beklenmelidir. Bilim üreticilerinin bu alandaki çabaları elbette “hasta sayısı” hesabının dışında değerlendirilmelidir. Bu değerlendirmenin tanımlaması da ne hekim otoritesi ne devlet otoritesidir; bunun adı bilim otoritesidir; ki, ne demek olduğunu dünyada bilim alanında kimin sözünün geçtiğine bakarak anlamak mümkündür.

Copyright © 2009 Sağlıkta Gündem